Nasıl iyileşeceğiz?
Dışsal çözüm arayışı
İnsan her zaman önce kolay olanın peşinden gidiyor. Karşısına biri çıksın veya öyle bir yöntem bulsun ki tüm sorunları çözülsün istiyor.
Ya sorunun kaynağına bakacak zamanı ve gücü kendinde bulamadığı için “bu acıyı hissetmeyeyim yeter” diyor; ya da ne kadar çırpınırsa çırpınsın sonuç alamadığı için büyük bir çaresizliğin içine düşüyor ve “en azından günü kurtarayım” diyor.
Burada kilit nokta, bu çözümü nerede aradığımız oluyor; çünkü çözümü dışarıda -bir kişide, bir yöntemde veya bir ilaçta- aradığımızda kendimizi sorunun kaynağından uzaklaştırmış ve hatta tam tersi yöne odaklanmış oluyoruz.
Onu deniyoruz bunu deniyoruz, işe yaramadığında da bize çare olabilecek o mükemmel çözümün henüz piyasaya çıkmadığını ya da belki bizim buna henüz denk gelmediğimizi düşünüyoruz. Ta ki çözüme zaten bu şekilde ulaşamayacağımıza ikna oluncaya kadar…
Biz hap çözümler aradıkça talep arzı yaratıyor; gerçek olamayacak kadar basit ve hızlı çözümler sunanlar hemen önümüzde beliriveriyor. Biz kendimizi kandırdıkça başkaları tarafından da bilinçli/bilinçsiz kandırılmaya açık hale geliyoruz.
İyileşmenin maalesef “yıka ve çık” tadında kesinlikle kısa süren ve kontrollü bir yolu yok. Diğer yandan bu sürecin senelerce sürmesi gerektiğinden de bahsetmiyorum. Burada esas konu süre değil, yaklaşım şekli. Doğru yaklaşımla senelerce patinaj çektiğiniz bir konuda bile bir anda daha önce hiç fark edemediğiniz bir şey görebilir ve bu da hayatınızda bir çok şeyi tepeden tırnağa değiştirebilir.
Zihinsel çözüm arayışı
Her ne kadar kontrol alanımız ve bildiğimiz tek yer olduğu için yana yakıla çözümleri zihinsel sınırların içinde arasak da onlar orada bulunmuyor. Kontrolü bırakmadan iyileşme olmuyor.
Duygusal sorunlarımızı zihinsel/bilişsel yöntemlerle gerçek anlamda çözemeyiz. Bu tür yöntemler daha çok sizi ele geçirebilecek güçteki duyguları yönetme ve kontrol etme becerinizi geliştirir. Siz üzerinizdeki etkisi bir süreliğine azaldığı için iyileştiğinizi düşünürsünüz, oysa ki çözüm bekleyen her şey bir sonraki dalgaya kadar orada durmaya devam eder.
Hem “zihnimin köşkünden kalkmayayım, duygulara bulaşıp üstümü kirletmeyeyim” hem de “bu duygular söylediğimi yapsın ve derhal uçup gitsinler” gibi bir seçeneğimiz yok.
Diğer yandan, duygulara bulaşmaktan asla geri durmayanlar da var. Onlar da “bu yoğunluk beni sadece tüketiyor, bu bataklıktan bir türlü çıkamıyorum” diyecektir.
Karanlığın içinden geçmek kaçınılmaz
Geldiğimiz noktada görüyoruz ki, duygularla aramıza mesafe koyarak da olmuyor, duyguların yanına elimizi kolumuzu sallayarak gittiğimizde de olmuyor.
Peki o zaman nasıl olacak?
Cevap: aynı anda hem mesafemizi koruyup hem de bizi kavuran, donduran, acıtan o yoğun duyguların içinden geçerek. Diğer bir deyişle, duyguları hissetmekten kaçmadan kendilerini ifade etmeleri ve dönüşerek tamamlanmaları için sarsılmadan alan tutabilir hale gelerek. Bu iki zıt şeyin aynı anda gerçekleşmesi imkansız gibi geliyor değil mi? Ama bu mümkün ve çözüm de bu.
İstiyoruz ki sihirli bir değnek değsin ve tüm sorunlarımızdan kurtulalım ve orada ne varsa gidip kendimiz bakmak zorunda kalmayalım; ama o iş öyle olmuyor. Biraz kan, biraz ter ve fazlasıyla gözyaşı gerektiriyor. Karanlığın içinden geçmeden cennetin kapıları aralanmıyor.
Bunun için ise tek şart karanlıkta kaybolmamak için elimizde yanan büyük bir meşale olması. Yani ihtiyacımız olan, göz gözü görmezken bile bizi yolda tutacak olan doğruyu ve yanlışı ayırt edebilme gücümüz ve şartlar ne kadar çetin olursa olsun burada güvende hissedebilmemizi sağlayacak alanın sarsılmazlığı.
Bunun için bir başkasına muhtaç değiliz ve asıl amaç bunu kendi kendimize yapabilir hale gelmek; ancak bu süreçte gerekli gördüğümüzde bize sarsılmadan ve müdahale etmeden alan tutabilecek kişilerden destek almaktan çekinmemeliyiz.
Yol özet olarak budur.
Ateşimiz harlı olsun.