Kötülüğün kaynağı
“Bir insan neden kötülük yapar?” sorusu, üzerine en çok fikir yürütülen sorulardan biridir.
Bilimsel yöntem gereği önce bir hipotez ortaya atılıyor, sonra da o hipotez ispat edilmeye çalışılıyor. Oysa ki bu soruya cevap olarak üretilen sebep-sonuç düzlemindeki tüm cevaplar yetersiz kalıyor.
“Kötü bir insan kötülük yapar” ya da “çünkü insan doğası kötüdür” gibi ancak zihnimizi belirsizlikten kurtarmaya yetebilecek türden kısayol açıklamalarla tatmin oluyoruz. Oysa ki, bu tartışmayı bu seviyede kestirip atmak, kötülüğün gerçekten ne olduğunu irdelemekten bizi alıkoyuyor.
Masumiyetin kaybı
Kötülüğe kötülükle karşılık vererek en başta bize yapılanın aynısını bu sefer bizim yaptığımızı görmeyiz bile; çünkü sadece sebep-sonuç zincirindeki son halkaya veya bildiğimiz halkalara odaklanırız. Kötülüğü insan suretinde gördüğümüz sürece, bunu bir kan davası gibi devam ettirerek o zehri sürekli dolaşımda tuttuğumuzu anlamayız.
Kötülüğü “kötü”yü yok ederek bitiremezsiniz!
Aklı devreye alıp kavramsal düşünemediğimiz zaman, kavramları insan suretine indirgeriz. Zihinsel algıya hapsolduğumuzda, insanları gözümüzde ya tanrılaştırır ya da şeytanlaştırırız. Oysa ki kavramlar herkesi kapsar, kişiye özel değildir. Örneğin, “kötü insan” yoktur, “kötülük yapan insan” vardır. Günlük dilde yapılan “kötü insan” tanımı, sadece geçmiş deneyimleri esas alır.
Gerçekte, insan sadece aracıdır. Zihinsel hapishanesinde kaldığı sürece kötülüğe; zihni kapsayarak aşıp aklını devreye alabildiği ve böylece koşulsuz sevgiye yer açabildiği ölçüde ise iyiliğe aracı olur.
Bir insana istediğiniz kadar bedel ödeterek ders vermeye çalışın, onun iyiliğe aracı olmasına vesile olmak şöyle dursun, tam tersi sizi gözünde daha da şeytanlaştırmasına neden olursunuz. Niyetiniz eğer sadece yaşadığınız acının aynısını o kişiye yaşatmaksa, zaten siz de henüz iyiliğe aracı olabilecek durumda değilsinizdir. Bilinçli tercihiniz bunlardan hangisi olurdu? Ne olursa olsun bedel ödetmek mi, yoksa iyiliğe aracı olabilmek mi?
Bedel ödetmek veya kendini, diğerini korkutarak korumak bir çözüm olsaydı eğer, artık dünyada savaş görmüyor olmamız gerekirdi; ancak, durum maalesef bundan çok çok uzak.
Masumiyeti geri kazanmak
Peki diğerini hedef almak bir çözüm değilse, damarlarımızda akan bu zehirle ne yapacağız?
Diğerini hedef aldığında ne kadar öldürücü olabildiğini özellikle sevdikleri üzerinde test eden bir çok insan, bu zehirle baş başa yaşamayı ve kendini öldürmeyi seçer. Bunu onlara yapamazsa, kendine yapar. Oysa ki, 3’üncü bir seçeneğimiz daha vardır: bir simyacı gibi pis kanı temiz kana dönüştürmek ve o zehri sonsuzluğa akıtmak.
Bu da ancak şimdiye kadar olan tüm kayıplarımız, ödediğimiz tüm bedeller için yas tutabilmekle; hissettiğimiz acıya karşılık acı çektirmek amacıyla harekete geçmek yerine, bu acının içinden tamamen geçebilme cesareti gösterebilmekle olur. Ancak o zaman, diğerini yok etmek üzere ortaya çıkmaya can atan öfke kendini sağlıklı bir şekilde ifade edebilir. Ancak o zaman, sadece ve sadece kendi varlığı için kükreyebilir ve diğerini yok etmek zorunda kalmadan var kalabilir. Ve ancak, o acının içinden diğer tarafa geçebilirsek kaybettiğimiz masumiyeti geri kazanabiliriz.
Bu masumiyet ilkinden çok daha farklıdır; çünkü bu, artık kaynağını bilgisizlikten ve tecrübesizlikten değil, bilgelikten alır. Bilgisiz ve tecrübesizken herkes masumdur; ama bilgi ve deneyimin verdiği sorumluluğun hakkını verip masumiyetini geri kazanmak kolay değildir. Bu sayede, duygusal anlamda da bir çocuk olmaktan çıkıp yetişkinliği kucaklarız.
İnsanlığımızı ve masumiyetimizi geri kazanmak için içimizdeki simyacıya çok ihtiyacımız var.