Cehalet mutluluk mudur?
İnsan, bilgi ve deneyimle insana dair olan her şeyin hem aydınlık hem de karanlık yüzü ile karşılaşır.
Bilgi ve deneyim, neyin ne olduğunu gördükçe korkumuzun azalmasına yardımcı olabileceği gibi, bir insanın neler yapabileceğine tanık oldukça bizi daha fazla korkar hale de getirebilir. Bu, her daim iki yönlü çalışır.
Bir insanın neler yapabileceğini gördükçe ve hatta bunlara maruz kaldıkça dünyaya ilişkin tablolarımızda pembeler yerini siyahlara bırakır. Tablomuz ne kadar pembeyse o kadar naif ve iyimser, ne kadar siyahsa o kadar deneyimli ve karamsarızdır artık. Bu aşamada insana dair olan görüşler ikiye ayrılır: insan özünde iyidir ve umut daima vardır; ve insan özünde kötüdür ve insanlık yok olmaya mahkumdur.
Bu dünyada bir dağ tepesinde veya insanlardan izole bir şekilde yaşamadığımız sürece bilgi ve deneyimden kaçış şansımız olmaz. Nitekim, amaç da bu değildir zaten. Amaç, edindiğimiz bu bilgi ve deneyimle ne yaptığımızı anlamak ve bu vesile ile hayata ve insana dair anlayışımızı iki kutuplu yatay ekseninden alıp derinleştirebilmektir.
Bilgi ve deneyim, insana otomatik olarak sorumluluk yükler. Belirleyici olan, bilginin kendisi değil, bizim bu bilgiyle ne yaptığımız olur.
Bir çok kişi cehaletin sadece bilginin kendisi ile savuşturulabileceğini zanneder; oysa ki, bilgi ile cahil kalmaya pekala devam da edebiliriz. Tıpkı gerçek özgürlüğün egoyu hiçbir engele takılmaksızın doyurmak ve onun zevk ihtiyacını karşılamak olmadığı gibi, cehaletten çıkmanın yolu da bilgi birikiminin çokluğu değildir.
Bilgi ve deneyim eksikliği sebebiyle dünyaya pembe gözlüklerle bakıyorsak eğer, her an yıkılma tehlikesi altında olan böylesi bir mutluluğun elbette herhangi bir kıymeti yoktur. Bilgi ve deneyimle beraber yüzleştiğimiz karanlık, bizi kaçınılmaz olarak önce mutsuzluğa sürükler; ancak, biz bununla beraber gelen sorumluluğun hakkını verdikçe o mutsuzluk yerini zıttı olmayan bir bilgeliğe, neşeye ve iç huzuruna bırakır. Dolayısıyla, mutsuzluğumuzun asıl sebebi, bilgi ve deneyimin kendisi değil, bilgi ve deneyimle bize yüklenen sorumluluğun altından kalkamayışımızdır. Mutsuzluk direkt olarak bilgi birikimi ve zeka belirtisi olmadığı gibi, mutluluk da cehalet göstergesi değildir.
Merkezde bilgi değil, insan vardır. Esas olan, insanın bu bilgiyi ne amaçla kullandığıdır. İnsan, bilgiyi, diğerlerini yok etmek veya kontrol edebilmek için de kullanabilir; insan hayatını kolaylaştırmak ve pratik çözümler sunmak için de. İnsan, bilgiyi, kendi üstünlüğüne hem kendini hem de diğerlerini ikna ederek güç elde etmek için de kullanabilir; herhangi bir üstünlük kaygısı gütmeden, herkesin ortak faydası için de.
Bilgiyi doğru şekilde kullanmak, yatay herhangi bir ölçekten -yaştan, bilgiden ve deneyimden- bağımsız, insanın duygusal anlamda ne kadar olgunlaşabildiği ve ne kadar zihnini kapsayarak akla çıkabildiği ile ilgilidir. O nedenle, sırf görece bilgili ve eğitimli diye birilerini “aydın” adı altında yüceltme veya sırf görece bilgisiz ve eğitimsiz diye birilerini “cahil” etiketiyle aşağı görme alışkanlığımızı sorgulamamız gerekiyor.
Adına “aydınlanma çağı” denen kırılmayla, bilgi ve zihin gücü hayatımızın merkezine oturmuş durumda. Bu, insanlığın gelişiminde olmazsa olmaz ve doğal bir aşama olsa da, son noktanın bu olduğunu düşünmek oldukça yıkıcı etkiler barındıran bir yanılgı.
Tek başına zihin gücünü yücelttiğimiz sürece, bilginin ne amaçla kullanıldığından çok, bilginin kendisini önemsemeye devam edeceğiz. Oysa ki, tek başına zihin gücü ve bilgi aydınlanma getirmez. Aydınlanmayı, kendi veya mensup olduğu grubun çıkarları yerine herkesin ortak faydasını gözetmek, başkalarının üzerinde acımasızca üstünlük kurarak güç elde etme arzusu yerine hep birlikte yükselme bilincine erişmek getirir.
Zihnimizin rehberi, daima aklımız olsun.